Kanye West Konseri ve Kapitalist Kültürün İşleyişi
Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da yapılan ve 120 bin civarında kişinin katıldığı Kanye West konseri, sosyal medyada büyük bir tartışma konusu yarattı. Dolaşan tartışma baloncukları arasından sıyrılıp büyük resme bakmamız daha doğru olacaktır. Irkçı ve gerici söylemlerine, kadına yönelik şiddet iddialarına rağmen bu sanatçıyı ikonikleştiren, popülerleştiren ve ona kahraman figürü imajı kazandıran toplumsal mekanizmayı anlamak çok daha önemlidir. Bu mekanizmanın ardındaki kapitalist kültür, bizlere yalnızca müzik ve eğlence satın aldırdığını düşündürebilmektedir. Ancak bizler, bilet alırken aynı zamanda kimlik, deneyim ve aidiyet de satın almaktayız.
Bu pazar faaliyetindeki konseri veren kişi ise karşımıza bir "meta" olarak çıkmaktadır. Kapitalist toplumun ürettiği ilişkiler yalnızca mal üretimiyle kurulmaz. Aynı zamanda arzu, istek, bilinç, hayranlık ve ihtiyaç da üretilmektedir. Bu yüzden Kanye West'i sadece bir müzisyen olarak görmek yeterli olmayacaktır. O, bu pazarın içerisinde kapitalist kültür ağını yaygınlaştıran bir meta figürüdür.
Kanye West'in açıklamalarıyla birlikte gündeme gelen bipolar bozukluk konusuna gelecek olursak; hiçbir politik davranışın veya söylemin bu gerekçeyle eleştiriden muaf tutulamayacağı açıktır. Ancak burada gördüğümüz bir başka gerçek daha vardır: Kapitalist sistem, meta ağında kullandığı ünlü figürler için, ne yaparlarsa yapsınlar ve ne söylerlerse söylesinler, onları sorumluluktan uzaklaştıran bir dokunulmazlık duvarı örmektedir. Normal koşullarda halktan bir bireyin eleştirileceği veya bedel ödeyeceği davranışlar, popüler kültür sermayesine sahip kişiler söz konusu olduğunda anlayış ve hoşgörü konusu haline gelebilmektedir. Çünkü kapitalist yapılanma sadece metalaştırma üretmez, aynı zamanda o metayı koruyacak ayrıcalıkları da üretir. Küresel sermayenin sağladığı ayrıcalıklar, sistemin devamlılığını güvence altına alır.
Çoğumuz hayranlık duyduğu figürleri farkında olarak özgür bir biçimde seçmeyiz. Kapitalist kültürün eğlence dayatmaları bizi şartlandırır. Bu şıkları da aslında sermaye belirler. Bu tarz faaliyetlerin ardındaki görünmez mekanizmaları görmemizi ise sınıf bilinci sağlar. Çünkü sınıf bilinci, toplumsal olayların ardındaki gerçek ilişkileri sorgulamayı gerektirir. Bu bilincimiz zayıfladığında, sorgulamak yerine kendimize sunulanı sahiplenmeye başlarız. Dolayısıyla sınıf bilincinin yerini tüketim kültürü aldığında, toplumsal ilişkilerimizde insan; kendisine, doğasına, emeğine ve etrafındaki insanlara yabancılaşır. Bu yabancılaşmanın sonucunda yaşamımızın temel döngüsü sermayeye bağlanırken toplumun temel taşı olan insanın konumu ise nesneleşir.
Konsere gitme faaliyeti başlı başına bir eğlence veya deneyim gibi görünse de belirli bir zaman diliminde insanları tek bir çember etrafında toplamak zaman ve dikkat sömürüsüdür. Toplumun her alanında (evde, işte, okulda, sokakta) sömürüye maruz bırakılırken, bir de eğlence adı altında zihinsel bir sömürüye maruz kalırız. Böylece sistemin içerisindeki sömürü döngüsüne bir yenisi daha eklenir. Asıl görmemiz gereken, bu faaliyetin ardındaki yapılanmadır. Kısacası sadece eğlence ve deneyim satın almıyoruz, aynı zamanda sömürü zincirine de katılarak kendimizi pasifleştiriyoruz.
Çare, bu üretim sistemiyle iç içe geçmiş sanat ve kültür alanını eşitlikçi, kapsayıcı ve toplumcu bir hale getirmektir. İnsanı üreten, düşünen ve yaşamın öznesi haline getiren; eşit, gerçekçi ve kapsayıcı bir toplumsal düzen için bir araya gelmek, kapitalist yapılanmanın üzerimize vurduğu zincirleri kırmanın yoludur.
Çünkü kapitalist toplumlarda yaşamımız, üretim şekliyle iç içedir. Sanat, kültür ve eğlence odağında insan ve toplum değil, sermaye odaklı bir sistem olduğundan toplumdaki enerji başka bir yöne çekilerek kendi yeniden üretimini bu şekilde sağlar. Böylece kapitalist kültür, insanların karşı çıktıkları fikirleri eğlence ve tüketim nesnesine dönüştürebilmektedir. Bu yüzden politik itirazlarımız, bu faaliyette olduğu gibi kültürel hayranlık veya popüler kültür karşısında etkisiz hale gelebilmektedir.