
İlk işçi iktidarı deneyimi olan Paris Komünü’nün 72 günlük varlığından yaklaşık yarım yüzyıl sonra, Ekim Devrimi, dünya dengelerini işçi sınıfı lehine değiştiren en önemli tarihsel kırılmalardan biri olmuştur. Çarlık aristokrasisi ve finans kapitalin işçi ve köylüler için bir cehenneme çevirdiği düzene karşı yükselen Bolşevik hareket, yalnızca bir iktidar değişimini değil, yeni bir toplumsal düzen iddiasını temsil etmiştir.
Ancak ne Paris Komünü ne de Ekim Devrimi, yalnızca dışsal baskıların yarattığı kendiliğinden halk hareketleriyle açıklanabilir. Bu süreçler, örgütlü mücadelenin, ideolojik netliğin ve sınıf perspektifinin ürünüdür. Komünistler, aristokrasiye, burjuvaziye ve emperyalizme karşı mücadele ederken, aynı zamanda kendi içlerinde filizlenen revizyonist ve sınıftan kopuş eğilimlerine karşı da ideolojik bir mücadele yürütmüşlerdir.
1848 devrimlerinin ardından işçi sınıfının uluslararası birliğini sağlamak amacıyla kurulan enternasyonaller, zamanla ciddi kırılmalar yaşamış ve özellikle emperyalist savaş koşullarında tarihsel bir sınavla karşı karşıya kalmıştır. İkinci Enternasyonal, I. Dünya Savaşı sırasında birçok bileşeninin kendi burjuvazilerinin safında yer almasıyla fiilen çökmüş; enternasyonalizm yerini şovenizme bırakmıştır.
Bu kriz, sosyalist hareket içinde devrimci bir kopuşu zorunlu kılmıştır. 1905 Devrimi ve ardından gelen Ekim Devrimi’nin yarattığı devrimci dalga, emperyalist savaş sonrası dünyanın yeniden paylaşımıyla birleşerek işçi sınıfının uluslararası ölçekte yeniden örgütlenmesini gündeme getirmiştir. Bu tarihsel zorunluluğun sonucu olarak, 2 Mart 1919’da Komintern (III. Enternasyonal) kurulmuştur.
Moskova merkezli Komintern’in 1920’de gerçekleştirilen II. Kongresi’nde kabul edilen 21 koşul, örgütün devrimci karakterini açık biçimde ortaya koymuştur. Bu koşullar, reformizm ve merkezciliğe karşı net bir kopuşu, aynı zamanda işçi sınıfının farklı toplumsal kesimlerle kuracağı ittifakların çerçevesini belirlemiştir.
Bu koşullardan bazıları:
Komünist Enternasyonal’e üye olmak isteyen her örgüt, düzenli ve sistematik bir şekilde, işçi hareketindeki (parti örgütleri, yayın kurulları, sendikalar, parlamento grupları, kooperatifler, yerel yönetimler) her türlü sorumlu görevden reformistleri ve merkezcileri uzaklaştırmalı ve yerlerine denenmiş komünistleri getirmelidir.
Kırsal kesimde sistematik ve metodik bir ajitasyon gereklidir. İşçi sınıfı, kırsal proletaryanın ve en yoksul köylülerin en azından bir kısmının desteğini almadan ve politikalarıyla kırsal nüfusun geri kalanının en azından bir kısmının tarafsızlığını sağlamadan kazanamayacaktır.
Bu ilkeler, Komintern’in, İkinci Enternasyonal’in düştüğü pasifist ve şovenist çizgiye karşı açık bir kopuşu temsil ettiğini göstermektedir. Reformizmle uzlaşmazlık, sınıf bağımsızlığı ve işçi-köylü bağlaşıklığı, yalnızca taktik tercihler değil; devrimci stratejinin temel sütunları olarak ortaya konmuştur.
Tam da bu noktada, bu ilkelerin tarihsel önemi daha net görülür: Özellikle Sovyetler içerisinde, ekonomide başgösteren planlama sorunlarını çözme amacı ile yola çıkanların, reformist eğilimlere yeniden güç kazandırması, sınıf bağımsızlığının aşındırması ve kolektif mülkiyetin tasfiyesine yönelen politikaları karşı devrimci bir sürece dönüşerek sosyalist iktidarların çözülüşünü
hızlandırmıştır.Marksizm-Leninizm’in her ülkede aynı biçimde uygulanamayacağı açıktır; ancak kaldırılması nihai hedef olan özel mülkiyeti yeniden tesis eden, burjuvaziyle uzlaşmayı esas alan ve enternasyonalizmi terk eden yaklaşımlar, “taktiksel esneklik” olarak değerlendirilemez.
İkinci alıntıdaki kırsal alana yönelik sistematik çalışma ve işçi-köylü bağlaşıklığı vurgusu, devrimci stratejinin temel unsurlarından biridir.
Bu bağlamda Komintern’in, işçi-köylü bağlaşıklığını kurumsallaştırdığı ve temel bir prensip haline getirdiği açıktır. Ancak bu ilişki, tarihsel ve toplumsal koşullardan bağımsız ele alınamaz. Rusya ve Türkiye gibi ülkelerde kapitalist gelişim, Batı Avrupa’daki gibi yalnızca iç dinamiklerin ürünü olmamış; dışa bağımlı, eşitsiz ve bileşik bir karakter taşımıştır. Bu süreçte dış sermaye etkisi belirleyici olurken, aynı zamanda devlet eliyle modernleşme ve iç sınıf ilişkileri de kapitalist dönüşümü şekillendirmiştir.
Bu ülkelerde işçi sınıfı ulusal kurtuluş süreçleriyle birlikte kurumsallaşma imkânı bulmuş; ancak kapitalist gelişme, taşra feodalitesi ile çelişkili bir biçimde ilerlemiş ve sanayileşme eşitsiz dağılmıştır. Zamanla kapitalizm feodal yapıları çözerek dönüştürmüş; eski toprak sahiplerinin bir kısmı burjuvalaşırken, köylülüğün önemli bir kesimi proleterleşmiştir. Ancak bu dönüşüm, köylülüğün otomatik olarak devrimci bir bilinç kazanmasıyla sonuçlanmamıştır.
Bu nedenle köylülük, tarihsel olarak devrimin asli öznesi değil; işçi sınıfının önderliğinde şekillenen bir müttefik güç olarak değerlendirilmelidir. Bununla birlikte köylülüğün ağırlığı ve rolü, somut tarihsel koşullara bağlı olarak değişkenlik gösterebilir; bu durum, işçi sınıfının stratejik öncülüğünü ortadan kaldırmaz.
Komintern, farklı ülkelerde güçlü seksiyonlar oluşturarak uluslararası devrimci hareketin örgütlenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Avrupa’dan Asya’ya birçok bölgede sendikal mücadeleleri ve ulusal kurtuluş hareketlerini desteklemiş; tüm iç tartışmalara rağmen 1943’e kadar varlığını sürdürmüştür. II. Dünya Savaşı öncesinde yükselen faşist tehdit karşısında geliştirilen halk cephesi stratejisi, bu dönemin özgün politik yanıtlarından biri olmuştur.
Yüzyılın son çeyreğinde sosyalist sistemlerin çözülmesiyle birlikte işçi sınıfı küresel ölçekte ciddi bir gerileme yaşamış, somut kazanımlarını çoğunlukla kaybetmiştir.
Bugün gelinen noktada, emperyalizm ve tekelci kapitalizm dünya halkları üzerindeki tahakkümünü sürdürmektedir. Anti-emperyalist mücadeleler hayati olmakla birlikte, kapitalizmin yapısal sınırlarını aşabilecek yegâne sınıf hâlâ işçi sınıfıdır. Ancak bu sınıf, tarihsel yenilgilerin ardından henüz toparlanma sürecini tamamlayabilmiş değildir.
Bu nedenle Komintern deneyimi, yalnızca tarihsel bir referans değil; eleştirel bir biçimde yeniden değerlendirilmesi gereken bir mirastır. Disiplinli, enternasyonalist ve anti-emperyalist bir örgütlenme anlayışı, bugünün koşullarında birebir kopyalanacak bir model değil; fakat işçi sınıfının yeniden ayağa kalkışı için yeniden düşünülmesi gereken tarihsel bir zorunluluk olarak önemini korumaktadır.
