
70’li yılların sonuna doğru yaklaşıldığında Türkiye’nin temel gündemi birkaç ciddi meseleye hapsolmuş durumdaydı. Yükselen devrimci duruma karşı kurulan burjuva-kapitalist karakterli MC Hükümetleri, sadece faşizmi tırmandırmakla kalmamış, ülkeyi siyasal-ekonomik bir krizin içerisine de itmişti. Güvenoyu alamayan hükümetler ardı ardına düşerken, başta emekçi kitleler olmak üzere halk, yoğun bir sefalet dalgasının altında bırakıldı. Krizin boyutu 12 Eylül öncesi son hükümet olan MC Hükümeti’nin dış ortaklarının (MHP-MSP) isteksizliği nedeniyle “kerhen” ön adıyla anılmasıyla anlaşılabilir.
Emekçi kitleleri arkasına alıp grevlerle, eylem ve anti-faşist direnişlerle iktidara yürüyen sol, sendika ve tüm devrimci güçlerin önünün kesilmesi,1961’den bu yana işçi sınıfı lehine gelişen ekonomik bilançonun tersine döndürülmesi, burjuvazi için can suyu olacaktı. Demirel 1979 yılının sonunda hem başbakanlığın hem de DPT’nin müsteşarlığını yapan Turgut Özal’a bu yapısal reformlar için talimat verecek, “istikrar tedbirleri” 24 Ocak 1980 günü kamuoyu ile paylaşılacaktı. KİT ve sübvansiyonlar büyük ölçüde kaldırılacak, devalüasyonla Türk lirası değer kaybedecek, yeni kredilerle dış borçlar katlanırken pek çok fabrika ve işyeri kapısına kilit vuracaktır.
24 Ocak Kararları, 1960’ların başından bu yana uygulanan ithal ikame sistemini kaldırmakla beraber karma ekonomiyi kademeli olarak terk etmeyi sağlamıştır. Dış ticarette gümrük muafiyetlerinin kaldırılmasıyla, devletin ekonomiden el çektirilmesiyle, vergi iadeleri ve teşviklerle, serbest piyasanın önü açılmış, emekçilerin kazanımları yok edilmek istenmiştir. Ancak artan işssizlik dalgası, faşist saldırı ve baskılara rağmen emek cephesinin örgütlü gücü daha da kuvvetlenmiş, 24 Ocak Kararları’nın geleceğini zora sokmuştur. Burjuvazi ancak 12 Eylül faşist 1980 askeri darbesi ile nefes alabilmiş ve kararlarını garantiye aldırmıştır. Bu bağlamda 12 Eylül ve akabindeki 1983 genel seçimleri, neo-liberal bir milat kabul edilmelidir. Başta Sovyetler Birliği olmak üzere sosyalizmin karşı devrimlerle adım adım çözülmesi, dünya kapitalizminin hızlıca kılık değiştirip yeni bir evreye geçerek, burjuvaziye yüzyılın başında işçi sınıfına karşı kaybettiklerini geri alma şansı vermiştir. Türkiye’de ve dünyada uygulanan 50 yıllık küresel neo-liberal paradigmanın temel motivasyonu budur. Türkiye işçi sınıfı özelleştirmeler, düşük ücretler, lokavtlar ve sendikasızlaştırmayla iktidar perspektifinden uzak tutularak, kısmi haklarla yaşamaya itilmiştir. Öğrenci hareketinin işçi sınıfı ile kurduğu bağlar ortadan kaldırılmış, emeğin toplumun ortak öznesi olması engellenmiştir.
Emeğin Türkiyesini beraber kurmak için 24 Ocak, 12 Eylül ve sonuçlarıyla mücadele şarttır. Bu mücadelede gençliğe düşen görev de işçi sınıfı ve halk kitleleriyle her türlü teması kurmak ve mücadeleyi örgütlemektir.
Yolumuz işçi sınıfının yoludur!
